ABD İçin Sıkıntılı Günler

(Bu yazı, dostum Emekli Büyükelçi Yusuf Buluç’la birlikte kaleme alınmıştır.)

11 Aralık 2014

11 Eylül terör saldırılarının, Vaşington’un dünyaya bakışında bir dönüm noktası olduğu tartışma götürmez. Bu saldırılar o tarihte ABD’ye karşı, sınırlı bir radikal çevre dışında, tüm dünyada büyük bir sempatinin doğmasına neden olmuştu.

Ancak, sekiz yıllık Bush Yönetimi, bu sempatinin, ABD çıkarları ve daha yapıcı bir dünya düzeni için yarattığı avantajı maalesef değerlendiremedi. ABD’nin ilk tepkisi Afganistan’da El Kaide ve Taliban’a yönelik harekât oldu. Tepki bununla sınırlı kalsaydı, Orta Doğu bugün farklı bir noktada olabilirdi. Irak müdahalesi Orta Doğu’nun sorun kaldırma kapasitesine ağır bir yük daha ekledi. Terörü tırmandırdı. Irak’ın komşuları için sorun yarattı. Bölgesel dengeleri sarstı. Batı içerisinde ciddi bölünmelere neden oldu. Kaldı ki, Irak’ta kitle imha silahlarının mevcudiyeti de kanıtlanamadı.

Başkan Obama selefinden farklı bir profil sergiledi. ABD dışına yaptığı ilk ziyarette, 6 Nisan 2009 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada bölge için bir örnek olarak gördüğü Türkiye’nin laik demokrasi deneyimine vurgu yaptı. 4 Haziran 2009’da bu defa Kahire’de İslam dünyasına seslendi. ABD’nin İslam’la savaşta olmadığını ve olmayacağını dile getirdi. Böylece belki de Başkan Bush’un “terörle küresel savaş” kavramının yarattığı yanlış anlamaları gidermeye çalıştı. Aynı yılın Temmuz ayında Rusya Federasyonuna gerçekleştirdiği ilk ziyarette, ilişkilerde yeni bir sayfa açmak istediğini söyledi. Kasım ayında Pekin’e yaptığı ziyarette de benzer mesajlar verdi. Sürekli olarak, askeri müdahaleleri sorunların çözümü için tek yöntem olarak görmediğini, siyasi/diplomatik çözümlere öncelik vereceğini söyledi. Geleneksel müttefiki İsrail’le ilişkilerde sıkıntı yaratmak pahasına Filistin sorununun kalıcı çözümü için çaba gösterdi. Eylem ve söylemi arasında, anlaşılabilir uyumsuzluklar bir yana konulacak olursa, bir uçurum yaratmadı. Nitekim Amerikan askeri 2011 yılı sonunda Irak’tan çekildi. Afganistan’daki muharip görevi de 8 Aralık 2014 tarihinde sona erdi.

Bütün bunlara rağmen uluslararası tablo bugün Başkan Obama’nın görevi devraldığı altı yıl öncesine kıyasla daha iyi değil, daha kötü.

Bunun küresel düzeydeki nedenleri arasında, Rusya’nın ABD ile ilişkilerde “reset”e gitmekte acele etmemesi, AB’nin kendi sorunlarıyla uğraşmakta olması, Çin’in meselelere taraf olmama politikasını sürdürmesi gibi hususlara değinmek mümkün.

Ancak bugünün tablosunu altı yıl öncesine kıyasla karartan iki somut gelişmeden birincisi Arap baharı/depremi, ikincisi de Ukrayna sorunudur. Bunlar beklenmedik gelişmeler miydi?

Orta Doğu genelinde asırlardır ne yaygın adaletten, ne fırsat eşitliğinden, ne hakça bir gelir paylaşımından, ne demokrasi ve insan haklarına saygı bahsinde yeterli ilerlemeden, ne de karşılıklı güvenden söz etmek olanağı vardı. Aksine, iç ve dış sorunların birbirini beslediği, gerilimi arttırdığı, çözümleri engellediği bir kısır döngü söz konusu idi. Dolayısıyla bir patlamayı beklemek gerekirdi. Ancak bölge halklarına atfedilen atalet bunun zamanlıca öngörülmesini engelledi. Patlama vuku bulunca da, “asgari müşterek”, “orta yol”, “siyasi uzlaşı” arama ve bulma deneyimi çok yetersiz olan bölge, bölünmüşlüklerini en kötü yüzüyle göstermeye başladı. Tunus istisna edilecek olursa, barışçı demokratik dönüşüm beklentileri de boşa çıktı.

Bir gün böyle bir depremin yaşanabileceği bilinciyle ve emsal yaratmak suretiyle “yumuşak bir dönüşüm” arayışına girmek elbette doğru olandı. Burada da ilk akla gelen Türkiye ve Türkiye’nin AB’ne katılım süreci idi. Bu gerçek bir fırsattı ve bir ara değeri anlaşılır gibi oldu ama sonra Türkiye de AB de farklı istikametlere yöneldiler.

IŞİD’in Irak’taki yükselişiyle birlikte ABD’nin bu ülkeden erken çekildiğini söyleyenler çıktı. Şimdi aynı yanlışın Afganistan’da yapılmakta olduğunu söyleyenler var. Oysa uluslar er ya da geç sorunlarıyla yüzyüze gelir. Ya bunların üstesinden gelir ya da başkalarına müdahale zemini hazırlar. Türkiye, Atatürk’ün önderliğinde verdiği Milli Mücadele ile geleceğine sahip çıktı. Bu örnekten neredeyse bir asır sonra, ABD Dışişleri Bakanı Kerry, Afganistan’da iktidar savaşı veren iki siyasi lideri uzlaştırmak amacıyla defalarca Kabil’e gitmek zorunda kaldı. Bir süre sonra yine birbirleriyle mücadeleye başlarlarsa bu kimin sorumluluğudur? Ülkeleri elden gidiyor…

Küresel tabloyu karartan ikinci bunalıma, yani Ukrayna sorununa gelecek olursak, burada öngörü eksikliği için mazeret bulmak daha zordur. Çünkü Batı’nın, haklı veya haksız, doğru veya yanlış Rusya’nın olası tepkilerini daha iyi okuması ve bunalımı ona göre yönetmesi beklenirdi.

Başkan Obama son dönemde, dış politikada yaşanmakta olan sıkıntıların da teşvikiyle, ABD’nin küresel liderliğini, sert ve yumuşak gücünü öne çıkaran, “istisnai bir ülke olduğunu” (American exceptionalism) vurgulayan ve belki daha çok kendi kamuoyunu hedef alan konuşmalar yaptı.

Küresel düzeyde önderlik edebilmenin en önemli koşulu hatırı sayılır bir siyasi/askeri/ekonomik güç yanında moral liderlik kapasitesine sahip olmaktır. ABD, Bush Yönetimi döneminde, on yıllar boyu sahip olduğu moral liderliği büyük ölçüde yitirdi. Başkan Obama bu algının değişmesi için çaba gösterdi. En azından demokrasi, insan haklarına saygı söylemiyle ABD’nin çıkarlarını reel politika zemininde bağdaştırmaya çalıştı. ABD Senatosunun İstihbarat Komitesinin CIA uygulamalarına ilişkin raporunun açıklanması bu çaba açısından talihsiz bir gelişme olmuştur. Rapor, beklenmedik, “bu kadarı da olur mu?” dedirten yönleri olsa da, bütünüyle şaşırtıcı değildir. Ama her koşulda, Ukrayna’dan Orta Doğu’ya ve ötesine uzanan geniş bir cephede Amerika’nın muhaliflerine malzeme verecektir. Rapor Bush döneminin mirası ile ilgili olsa da, Başkan Obama’nın altı yıldır vermeye çalıştığı “farklı Amerika” mesajı açısından da düş kırıcıdır. Bütün bunlar dış politikadaki yanlışların en güçlü ülkeleri bile yıllarca zora sokacağının yeni bir örneğidir.

Selefleri gibi Başkan Obama da ülkesinin siyasi tarihinde kendisine ayrılacak bölümü kendi karar ve icraatıyla yazmaktadır. Obama dosyasının kapanış paragrafları henüz kaleme alınmamış olsa da, iç ve dış siyasi konjonktürün bu dosyanın bir başarı öyküsü olarak tamamlanmasını zorlaştırdığı görüşünde olanlar var.

Bu bağlamda, ara seçimlerin ortaya çıkarttığı Cumhuriyetçi ağırlıklı Kongrenin, Başkan Obama’nın almak isteyebileceği önemli siyasi ve ekonomik inisiyatiflere geçit vermesinin güç olacağı söylenebilir. Kongre’deki Demokrat Parti grubunun bundan böyle daha çok Obama sonrası yönetimin yine Demokrat olmasını sağlamak hedefiyle hareket edebilecek olmasının da Başkan’ın manevra alanını daraltacağı düşünülebilir.

Dış siyaset alanında ise, İran’la yürütülmekte olan nükleer müzakereler ve İsrail’de yapılacak seçimler Obama için iki potansiyel başarı kapısı olarak görülebilir. Aslında nükleer müzakerelerin başarıya ulaştırılması ve Filistin sorununa kalıcı çözüm bulunması sadece Başkan Obama’nın değil, görevi icabı her iki konuda hep ön planda görünen Dışişleri Bakanı Kerry’nin de önceliği olmuştur. Ne var ki bu iki kapının aralanması da, Obama Yönetimi’nin bunlardan ne ölçüde yaralanabileceği de Yönetim’in kontrolü dışındaki siyasi dinamiklere bağlıdır. Obama Yönetimi ne İran ruhani liderliğinin nükleer anlaşma konusundaki nihai tutumunu, ne Kongre’nin olası bir anlaşmaya göstereceği tepkiyi ne de İsrail seçim sonuçlarını belirlemek durumunda olduğuna göre bu iki konuda sonuç alınmasını garanti etmek imkânı bulunmamaktadır.

Bir diğer husus, ABD-Rusya ilişkilerinin Obama döneminde tamiri güç görünen bir darbe almış olmasıdır. Putin’in Ukrayna’dan toprak kazanma, Orta Doğu’da İran ve Suriye üzerinden oyun kurucu, başat güç olma atılımlarını zamanlama yönünden sadece bir rastlantı olarak değerlendirmek müşküldür. Rusya Cumhurbaşkanı, küresel kuvvet dengesinin Obama yönetimindeki ABD aleyhine ve kendi lehine dönmekte olduğu ve yaratacağı oldubittilerin geri döndürülemez olacağı öngörüsüyle hareket etmiş ve bu hesabında şimdilik haklı çıkmıştır.

ABD başkanları yönetimlerinin ikinci dört yılını siyasi kariyerlerinin son aşaması olarak kabul ettiklerinden daha fazla cesaretle ve yeniden seçilme kaygısından bağımsız olarak, gerçek vizyonlarını yaşama geçirmeye yönelmektedirler. Başkan Obama’nın Beyaz Saray’daki son iki yılında bunu yapması ise değindiğimiz nedenlerle güçleşmiş görünüyor. Değişik boyutlarıyla çok yüksek maliyet içeren dış müdahalelerin geride bırakıldığı veya inişe geçirildiği, ekonominin durgunluktan çıkmaya başladığı, işsizliğin % 5.8 gibi bir düzeye indiği Amerika’da güncel tablonun bu olması, nihai tahlilde süper güçlerin liderlerinin dahi talihin desteğine muhtaç olabildiklerini düşündürüyor.

Bu yazımızı tetikleyen ani gelişme ABD Senatosunun CIA raporu idi. O nedenle, yine bu olaya ilişkin bir gözlemle son noktayı koyalım:
Her şeye rağmen, ABD güçlü bir demokrasi olmasaydı, bu tür bulgular, üstelik bir Senato raporunda asla gün ışığına çıkmazdı. Dolayısıyla, demokrasi yolunda ilerlediği iddiasında olan ülkelerin bu olaydan çıkarması gereken ders “bu tür şeylerin her yerde olabildiğine dair bir rahatlama” değil, “kuvvetler ayrılığının temelini oluşturduğu demokrasinin faziletine inanmak” olmalıdır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s