“Küresel Sistemde Bedava Seyahat Etmek” ve Bir Yöntem Önerisi

3 Eylül 2014

2012 yılı başlarında yayınlanan kitabımın “Küresel Dengeler” bölümünden bazı alıntıları aşağıda sunuyorum.

“ … ABD’de üç yılı aşkın bir süredir, Demokrat bir Yönetim var. Başkanı Obama, Irak müdahalesinin yanlış olduğunu, önceliğin Afganistan’a verilmesi gerektiğini savunagelmiş bir liderdir. Beyaz Saray’da ilk gününden itibaren uluslararası işbirliği ihtiyacını vurgulamış, tevazu sergilemiştir. 2009 yılı Temmuz ayında Rusya Federasyonuna gerçekleştirdiği ilk ziyarette ilişkilerde yeni bir sayfa açmak istediğini söylemiştir…

“ … Başkan Obama, 2009 Kasım’ında Pekin’e yaptığı ziyarette benzer mesajlar vermiştir. Çin, günümüzde uluslararası ilginin odağında, küresel dengenin iki büyük aktöründen biridir…

“ … Şimdi tartışılan, Çin’in artan gücünü öncelikle Asya-Pasifik’te, daha sonra da küresel düzeyde nasıl bir projeksiyona tabi tutacağı, özellikle ABD ile ilişkilerinin ne yönde gelişeceğidir…

“ … Başkan Obama, Orta Doğu sorununun çözümü için yerleşik politikaları da zorlamaya çalışmıştır. Uzunca süren bir hareketsizlik döneminden sonra, Eylül 2010’da Vaşington’da Filistin-İsrail görüşme sürecini canlandırmak amacıyla yeni bir çaba başlatmış ancak İsrail’in tutumu bir kez daha mesafe alınmasını engellemiştir…

“ … Kısacası Obama Yönetimi, selefinden devraldığı ABD imajını değiştirmeye çalışmıştır. Libya’ya karşı gerçekleştirilen harekâta ABD katkısının söz konusu çabalarla uyumu hususuna ilerde ayrıca değineceğim. Zira bu harekât yukarıda yansıttığım genel görünüme pek uygun düşmemektedir…

“…Bu bağlamda şunu da belirtmek gerekir: ABD’ye Başkan Obama ile gelen tavır değişikliğine verilen uluslararası destek pek teşvik edici olmamıştır. Örneğin Moskova, ABD’deki tutum ve üslup değişikliğini takdir ettiğini ortaya koyacak adımları atmakta ağır davranmıştır. Belki onlar da biraz bekleyip, ABD’nin giderek içe dönüp dönmeyeceğini, Obama’nın kaç dönemlik bir Başkan olacağını görmek istemişlerdir. Bunu da, bir noktaya kadar, anlayışla karşılamak gerekir. Zira ABD’de, ülkenin bir Afrika kökenli Amerikalıyı Başkan seçerek liberal demokratik geleneklerini bir kez daha kanıtladığını, bunun yeterli olduğunu, kendisinin ikinci bir kez seçilmesinin her ne pahasına olursa olsun engellenmesi gerektiğini düşünen, bu yönde amansız bir mücadeleyi Obama’nın Başkanlık yeminini ettiği gün başlatmış olan güç mihrakları vardır. Bu mücadelenin özellikle Kongre’de yol açtığı tıkanma bazı gözlemcilerce “siyasetin felce uğraması” olarak tanımlamaktadırlar…

“ … Avrupa Birliği, Bush Yönetiminin sona ermesinden duyduğu memnuniyeti ABD ile ilişkilerinde pozitif enerjiye dönüştürmek için daha fazla gayret gösterebilirdi. Avrupa Birliği’nin kendi iç sorunları, uluslararası mali krizin yarattığı sıkıntı buna elvermemiştir…

“ …Son üç yılda, Çin de artan güç ve saygınlığı çözüm arayışlarına daha fazla angaje olarak yeni roller üstlenebilirdi. Çin’in hâlihazır politikasının temel unsurları, ekonomik ilerleme, uluslararası sorunlara taraf olmama, zorlanmadıkça tutum almama, sorun yaratmaktan kaçınma olarak tanımlanabilir. Bulunduğu bölgede Çin’in davranışlarına belirli anlamlar yüklenmektedir ancak Pekin bunların bir bunalım niteliği kazanmasına izin vermemektedir. Bir başka deyişle, Çin’in stratejisi, “dünyanın her yerinde köprübaşları tutarak ve serinkanlılık sergileyerek güçlenmek”tir. Küresel güç olduğu söz götürmeyen Çin’in herhangi bir uluslararası konuda çok zorlanmadıkça radikal bir tutum sergilediğini, taraf haline geldiğini gördük mü? Hayır…

“ … Obama Yönetiminin, geride bıraktığımız üç yılda, beklentileri karşılamaktan uzak kaldığını söyleyenler olsa da, çok geniş bir cephede kısa sürede sonuç almanın güçlüğünü teslim etmek doğru olur. Kaldı ki, bir Yönetim değişikliği, her şeyin akşamdan sabaha değişeceği anlamına da gelmemektedir. ABD Yönetimi içerisinde elan Bush Yönetimi’nin yaklaşımlarını savunanlar, bu yaklaşımların sürdürülmesini isteyenler kuşkusuz vardır. Bunların gözden geçirilmesi, farklı tutumların benimsenip yerleşmesi daha fazla zamana ihtiyaç göstermektedir…

“ … Küresel düzeyde önderlik edebilmenin en önemli koşulu hatırı sayılır bir siyasi/askeri/ekonomik güç yanında moral liderlik kapasitesine sahip olmaktır. ABD’nin, Bush Yönetimi sırasında, on yıllar boyu sahip olduğu moral liderliği yitirmesi sadece Vaşington için değil küresel düzen için de bir kayıp olmuştur. Kolayca geri kazanılması da olanaklı değildir. Maalesef bu, sadece daha fazla uluslararası işbirliği açısından değil demokrasi ve insan haklarının savunulması bakımından da bir kayıptır…

“ … Özetle, selefinden çok farklı bir profil çizen Başkan Obama döneminde, “Şimdi yeni bir işbirliği dönemi başlatılabilir. Bu çerçevede biz ne yapabiliriz ?” sorusu sorulamadı…

“ … Kanımca, önemli küresel aktörler bakımından bu soruyu sormak için artık zaman kalmamıştır. Zira bir sonraki ABD Başkanlık seçimi, 6 Kasım 2012 tarihinde düzenlenecektir. Yukarda değindiğim tablo, bir mucize olmaz ve değişmezse Başkan Obama’nın dört yılı, gerek küresel işbirliği bakımından yeterince değerlendirilememiş bir dönem olacaktır. Üstelik başta terörle mücadele, Irak, Afganistan, Orta Doğu’daki değişim sancıları, nükleer enerjinin geleceği gibi konuların uluslararası işbirliği ve dinamizme en çok ihtiyaç gösterdiği bir konjonktürde…”

Evet, Başkan Obama’nın birinci döneminde uluslararası gündemde bir rahatlama sağlanamadı. Ancak Amerikan halkı, Kasım 2012 seçiminde kendisine ikinci bir dört yıl için güven tazeledi. O günden bu yana da Obama Yönetimi, belki de İkinci Dünya Harbi sonrasının en karmaşık ve en sorunlu uluslararası gündemiyle karşı karşıya bulunuyor. İçerde genişlemekte olan bir çevre tarafından eleştiriliyor. Eleştirisiz demokrasi elbette olmaz. Eleştirenlere  “peki sen ne yapardın?” da denilemiyor. Günün birinde, Ukrayna ile Irak/Suriye sorunlarının serinkanlı bir muhasebesi yapıldığında yanlışlar/doğrular ortaya konulup gerekli dersler alınabilir. Örneğin, şimdi sadece bir izlenim olarak söyleyebileceğim, Batı’nın Ukrayna sorununu en başında çok iyi yönetemediği, IŞİD konusunda da bir istihbarat zafiyeti yaşandığı veya istihbaratın gereği veçhile değerlendirilemediğidir. Ancak ABD’nin bu ikinci sorunu, uluslararası bir koalisyon kurarak çözmeye çalışmak düşüncesini son derece isabetli buluyorum.

Aslında beni bu satırları yazmaya iten, Başkan Obama’nın Ağustos ayı içerisinde Çin’le ilgili olarak yaptığı ve Çin’in tepkisine neden olan sözleri oldu. Obama şöyle demişti:

“Küresel sistemde bedava seyahat edenler var. Son otuz yıldır hep bunu yaptılar ve doğrusu kazançlı çıktılar. Biz de neden biraz Çin gibi olamıyoruz? Bütün bu sorunlar önümüze geldiğinde kimse onlardan bir şey beklemiyor…”

 

Çin Komünist Partisi’nin yayın organı “People’s Daily”, Başkana şöyle özetlenebilecek bir yanıt vermiş:

“… ABD, 2003 yılında Irak’ta rejim değişikliği için Çin’in karşı çıktığı bir savaş başlattı. Sonraki yıllarda bu savaş ülkeyi kaosa sürükledi. Çin ise Irak’ta barışçı ve işbirliğini öne çıkaran bir tutum izledi. Açıkça görülüyor ki, bu konuda yanlışlarını sürdüren ABD’nin zihni, şimdi de tırmanmakta olan aşırılık tehdidi nedeniyle daha da dağılmış bulunuyor…”

Burada, ülkelerin küresel sorumluklarını nasıl algılamaları, nasıl paylaşmaları gerektiği, küresel uzlaşıların somut tutum ve eylemlere nasıl dönüştürülebileceği gibi konulara girecek değilim. Zira, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere belirli küresel düzenlemeler esasen mevcuttur. Bunlar etkinlik sergileyemiyor zira ulusal çıkar hesapları, ideolojik düşünce farklılıkları buna olanak tanımıyor.

Başkan Obama’nın “uluslararası sistemde bedava seyahat edenler olduğuna” ilişkin gözlemine gelince, bunda bir gerçeklik payı olduğunu düşünüyorum. Bedava seyahat eden sadece Çin de değil. Rusya da, Irak/Suriye sorununda,  bedava değilse bile, öğrenci tarifesinden seyahat ediyor.

Ama şunda da hiç ama hiç kuşku yok ki, Rusya da, Çin de Orta Doğu’da  radikalizmin, şiddet ve terörün yayılmasından, tırmanmasından çok derin bir kaygı duyuyorlar. Önü alınmadığı takdirde, bunun bir aşamada kendi ülkelerine sıçrama riski bulunduğunu çok iyi biliyorlar.

Dolayısıyla, ABD ile Rusya’yı, kimseye faydası dokunmayacak daha katı tutumlara yönelmekten alıkoyacak bir zirve buluşmasında yarar olabileceği kanısındayım. Bu daha sonra, P5 ve bölge sorunlarının tarafı olan ülkelerin de iştirakiyle bir konferans veya konferanslar dizisine dönüştürülebilir.

Ben olsam böyle bir zirvenin ilk gününü, Başkan Obama ile Cumhurbaşkanı Putin’in sadece Orta Doğu, aşırılık, şiddet, terör gibi konuları ele alacakları bir görüşmeye hasrederdim.

İkinci günü ise, Ukrayna’daki tırmanmanın geriye döndürülmesine ve kalıcı çözümün parametrelerine ayırırdım.

Eminim, karşı taraftan öğrendikleri nedeniyle o gece iki liderin gözüne uyku girsin girmesin, ilk günkü görüşme sonunda ortaya çıkacak tehdit algılaması/  değerlendirmesi, Ukrayna sorununun çözüm yoluna sokulmasına büyük katkı sağlar. Çünkü önceliği, aciliyeti olan Orta Doğu’dur. Herkes ayağını yere basarsa, Ukrayna sorununun çözümü bundan kolaydır. Asıl söylemek istediğim budur.

Ukrayna sorunu bu denli gerilim yaratmışken böyle bir ikili görüşme düşünülebilir mi? Evet. NATO zirvesinden herhalde bir dayanışma ve güç birliği mesajı çıkacak ama bu bir meydan okuma olmayacak.  Dolayısıyla bu en azından düşünülebilir.

Esasen diplomasi kurumunun görevi retorik değil, çözüm üretmek ve bunun için yöntem aramaktır. Karşılıklı çıkarların örtüştüğü alanları bularak bunu ötekilerine yaymaya çalışmak da bu yöntemlerden biridir.

Eylül ayında düzenlenecek BM Genel Kurulu da bu açıdan bir fırsat olabilir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s