Türkiye Algısı İnişte

22 Ekim 2014
“Biz de peşmerge güçlerinin geçişine yardımcı oluyoruz. Bu konuda görüşmelerimiz devam ediyor.”
“Peşmerge henüz Türkiye üzerinden Kobani’ye gitmeye başlamadı.”
“Kobani’nin hep yanında olduk ve yardım ettik. Bilinen ve bilinmeyen yardımlarımız var.”
Kobani konusunda yığınla çelişkili beyan ve bilgi kirliliği var. Basına sızdırılan bilgiler var. Tek olmayan şeffaflık. Dolayısıyla Kobani konusunda somut şeyler söylemek içimden gelmiyor. Ama dış dünya ile ilişkilerimiz konusunda bazı gözlemler yapabilirim.
Üç yaşını doldurmakta olan kitabımdan bir alıntı ile başlayayım:
“Türk dış politikası sütunlar üzerine bina edilmiştir. Bunların başında Batı ile ilişkilerimiz gelmektedir. Bunun da biri AB diğeri ABD olmak üzere iki ayağı vardır. Üçüncü bir sütun Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ilişkileridir. Dünya dengeleri daima dinamik bir nitelik gösterdiği içindir ki şimdi bu sütunlara yenilerini eklemek çabasındayız…
“Bu sütunların her birinin güçlü olması Türk dış politikasının başarısı için elzemdir. Türkiye NATO üyesi olmasa, ABD ile yakın ilişkiler sürdürmese, AB katılım sürecimiz hiç başlamamış olsa, bölgemizde bize güven duyulmasa ve ufkumuzu bugünün yükselen güçlerini göremeyen dar bir çevreye sıkıştırmış olsa idik, ülkemiz çok farklı ve elindeki kozları kullanamayan bir konumda olurdu. Örneğin, karşılaştığımız tüm sorunlara rağmen Türkiye’nin AB üyelik süreci bizi bölge ülkeleriyle münasebetlerimizde farklı bir konuma taşımıştır. Bölge ülkeleriyle ilişkilerimiz ise bize AB nezdinde güç vermektedir. Daha açık bir deyişle, bu sütunlar asla birbirlerinin alternatifi olamazlar. Aksine, birbirlerini desteklemeleri asıldır. Bizi güçlü kılacak olan bunların her birinin dayanıklılığı, kalıcılığıdır…”

Şimdi kısaca bu sütunlara bakalım.

Kim ne derse desin, mevcut tabloyu olumlu göstermek için ne kadar çaba harcanırsa harcansın AB’ne katılım sürecimiz durmuştur. Hatta sürecin zihinsel arka planında çok ciddi bir geriye gidiş vardır. Birçok meslektaşım gibi yıllarca AB üyeliği, o olmasa bile AB standartları için çaba göstermiş biri olarak “süreç aslında bitmiştir” demeye dilim varmıyor ama oraya yaklaştığımızda kuşku yok. AB içindeki genel kanı Türkiye’nin rotasını bir başka yöne çevirdiğidir. “Özgürlüklerin genişletildiği” söylemi de kimseyi ikna etmemektedir.

ABD ile ilişkilerimizde bir süre önce başlamış güven sorunu ağırlaşarak sürdüğü izlenimini vermektedir.

Zaman zaman ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsünün günlük basın brifinglerinin tutanağına bakmaya çalışıyorum. Son günlerde kendisini en çok zorlayan konu Türkiye. Ama belli ki talimatını almış. Türkiye’yi, Türkiye ile ilişkileri zora sokacak bir dil kullanmaktan özenle kaçınıyor. Bakanı Kerry gibi hep Türkiye ile temasların devam ettiğini, Türkiye’nin bir müttefik olarak IŞİD’e karşı koalisyona önemli katkı yaptığını söylüyor. Bunalınca da, “bunu Türklere sorun” diyor. Bu tutum sıkıntıları saklamakta yeterli olamıyor.

Bölge ülkeleriyle ilişkilerimizin oluşturduğu üçüncü sütuna gelecek olursak burada da ciddi hasar olduğunu görmekteyiz. İyi, samimi ilişki içinde olduğumuz tek bir ülke yok.

Rusya ile Denilebilir ki ”burası Orta Doğu, zaten o tür ilişkiler pek olanaklı değildir”. Evet, ama herkesle kavgalı olmak zorunda da değiliz. BM Güvenlik Konseyi seçimini kaybetmemiz üzerine bir gazetemiz, Mısır, Suriye, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin adaylığımızı torpillemek üzere gösterdiği çabayı “kirli ittifak” başlığı ile okuyucuya sundu. Uluslararası politikanın gerçeği bu gibi seçimlerde dostlarınıza destek vermek, hasımlarınıza karşı ise uygun yöntemlerle karşı çıkmaktır. Güvenlik Konseyi’ne Mısır aday olsaydı biz farklı mı davranacaktık? Üzerinde asıl durmamız gereken, üstelik aralarında birçok konuda önemli görüş ayrılığı olan bu ülkeleri nasıl olup da bir araya getirebildiğimizdir.

Dış politikamızın dayandığı zemini güçlendirecek yeni sütunlar inşasına gelince söylenebilecek olan şudur: Bu yönde başlatılmış ve belirli mesafe almış bir çaba vardı. Ancak Türkiye boyutlarında bir ülke, yakın çevresinde başı bu denli dertte iken, bu gibi arayışlara yeterli zaman ve enerji tahsis edemez.

Dış politikada yanlışlardan dönüş sıkıntılı olur. Verilen zarar telafi edilemez. Ama bu demek değildir ki hiç yanlış yapılmaz. Yapılabilir. Yapıldığında da onu zamanlıca çevrelemek, zararını asgariye indirmek ve telafi edici önlemler almak gerekir. Ancak yanlış gibi görünen dış politika tutumlarının aslında ülkenin temel yöneliminde bir değişikliğe işaret ettiği algısı yerleşmeye başlarsa bu tamamen farklı bir durum ortaya çıkarır. Dış politikaya ilişkin tutumlarımızın içerideki gelişmelerle birleşmesi Türkiye için böyle bir algı yaratmaktadır. “Yeni Türkiye” söylemi de bu algıyı güçlendirmektedir.

Ülkeler için algıları değiştirmek, özellikle olumsuz algıları olumluya çevirmek zahmetli, çok on yıllar gerektiren bir uğraştır. Olumlu algıları olumsuza çevirmek ise çok daha kolay…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s