Musul’un Fethi ve Sonrası

13 Haziran 2014

Irak ve Şam İslam Devleti (Işid) savaşçılarının Musul ve Tikrit’i kolaylıkla ele geçirmeleri küresel dikkatin bir kez daha bölgeye odaklanmasına neden oldu.
Bu gelişmeyle ilgili olarak ilk söyleyebileceğim, bilgi kirliliği yaratılması için çaba gösterilen bir dönemde olduğumuz. Belki bazı “derin oyunlar” da oynanmakta. Burası Orta Doğu, hepsi olabilir; tablo karışık ve karanlık. Onun için ayrıntıları bir yana bırakıp genel birkaç gözlem yapmaya çalışacağım.
Bu gelişme Bush Yönetiminin Irak’ı işgalinin nelere yol açtığının, sonu gelmeyecek göstergelerinden bir yenisidir. O tarihte, işgalin artık önlenemeyeceğini gören Türk Dışişleri, Amerikalı muhataplarına ısrarla, Irak Silahlı Kuvvetlerinin ulusal bir kurum olduğunu, dağıtıldığı takdirde ülkede asayiş sağlanamayacağını, en fazla üst komuta kademesinde bir ayıklama ile yetinilmesinin isabetli olacağını anlatmaya çalışmıştı. ABD Dışişleri eminim ne demek istediğimizi biliyordu ama daha sonra okuduklarımdan da çıkardığıma göre, herhalde Rumsfeld ekibine derdini anlatamadı. Musul’un kaybı, Irak Silahlı Kuvvetlerinin işgali takiben tamamen dağıtılmasının yol açtığı felaketler dizisinin son perdesidir.
Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın işler kızışmaya başladığında, kelimeler tam böyle olmasa da, şu mealde bir beyanda bulunduğunu hatırlıyorum: “Suriye karışırsa Orta Doğu yangın yerine döner.” Doğrusu haklı çıktı. Kendisinin birkaç ayda gideceği, gönderileceği hayaline kapılanlar yanıldılar.
Öyle veya böyle, bütün “yanlışlar/doğrular” bölgeyi bugüne kadar yaşanan karmaşanın da ötesine taşıyabilecek yeni bir çöküşün eşiğine getirmiş bulunuyor.
Şimdi el Kaide kökenli, ama onun da beteri bir örgüt olan Işid Suriye ve Irak’ta devlet olma peşinde. Belli ki örgütün elinde parası da var silahı da. Ancak belki de en güçlü yanı aşırı şiddete başvurarak yüreklere korku salmış olması. Otuz bin dolayında olduğu söylenen silahlı bir Irak gücünün veya kalabalığının beş bin kişi karşısında her şeyini bırakıp kaçmasını başka türlü izah etmek olanağı bulunmuyor. İşin kötü yanı Işid’in Irak’taki Sünni gruplardan da destek görmeye başladığının söylenmekte olması. Bu da, içerdiği riya unsuru genelde yüksek olduğu için hiç sevemediğim bir deyimle, Maliki hükümetinin “kucaklayıcı” olamamasından, Sünni kesimi kazanmak için yeterli ve anlamlı çaba gösterememesinden kaynaklanıyor.
Kimileri İşid’in Bağdat’a yönelebileceği düşüncesini dile getiriyorlar. Fanatizmden her şey beklenebilirse de, bu kadar akılsız olmak yerine ellerindekiyle yetinmeleri, durumlarını sağlamlaştırmayı tercih etmeleri bana göre daha güçlü bir olasılık.
Suriye iç savaşının tetiklediği mezhep savaşının bölgeyi getirdiği durum bu. Artık Suriye iç savaşı yanında bir de Irak iç savaşı var. Aslında Irak’ta savaş hiç bitmemişti. Şimdi durum daha da kötü.
Ne yapılabilir?
Burada görev küresel güçlere ve en başta ABD ve Rusya’ya düşmektedir. Yapmaları gereken, sorunlu dosyaları birbirine karıştırmamak konusunda hızla bir mutabakata varmalarıdır. Diplomatik deyimle, sorunları ayrı kompartmanlara koymalarıdır. Ukrayna konusundaki uyuşmazlıklarının diğer konularda ihtiyaç duydukları işbirliğini engellememesi noktasında anlaşmalarıdır. Çünkü terörle, aşırılıkla mücadele her ikisinin de gündeminin en üst sırasındadır. Uluslararası toplumun birinci önceliğidir. Krizdeki dünya ekonomisinin bir petrol/enerji krizini kaldırmasının zor olacağı da biliniyor. Dolayısıyla ABD ve Rusya, artık iç içe geçmiş olan Irak/Suriye konularında anlaşabilirlerse bir yığın kötü tercih arasında “en az kötü olanı” seçip onun etrafında bir koalisyon oluşturabilirler.
Onlar böyle bir anlayışa vardıkları takdirde karşılarına çıkacak ilk ciddi sıkıntının soruna taraf olan bölge ülkelerini samimi işbirliğine ikna edebilmek olacağında kuşku bulunmuyor. Çünkü soruna taraf olmayanı yok. Hepsi diz boyu işin içinde. İslam İşbirliği Örgütü ise buharlaşmış veya buharlaştırılmış. Oysa zamanında Irak-İran savaşının sonlandırılması için zamanında aynı örgüt bünyesinde kurulmuş olan ve Türkiye’nin de üyesi bulunduğu İslam Barış Komitesi, hedefine varamamış olsa da, bu yönde yoğun çaba göstermişti. O tarihte yapılabilen şimdi neden yapılamıyor? Neden sorunları çözmek için hep başkalarından medet umuluyor? Bu sorunun yanıtı “çünkü şimdi hepimiz daha radikal, daha uzlaşmaz, daha katı, daha dar görüşlü olduk” olabilir mi?
Özetle bölge ülkelerinin sorumluluklarını üstlenmelerinin zamanı gelmiş ve geçmiştir. Türkiye dahil hepsi sınıfta kalmıştır. Neden Türkiye? Çünkü ötekilerin on yıllar gerimizde oldukları acı olsa da hayatın gerçeği idi. Biz ise demokratik, barışçı bir ülke olmak iddiasındaydık. Komşularımızla aramızda sıfır sorun bırakacaktık. Başkalarına örnek olmak iddiasındaydık. İddialıydık da iddialıydık. Sonunda pusulayı şaşırıp, örnek olmaya çalıştıklarımızı örnek almaya başladık.
Bugünkü aşamada gündemin birinci maddesi Işid’ın arazideki ilerleyişinin durdurulmasıdır. Bütün büyük devlet kançılaryalarının ve uluslararası diplomasinin şu sırada bunu sağlayacak bir “askeri karşı çabanın” yapılabilirliğine, olası sonuçlarına, maddi/siyasi maliyetine, başka yöntemlerle nasıl desteklenmesi gerektiğine odaklandıklarını düşünüyorum. Opsiyon çok ama her birinin ayrı bir zorluğu var. Başta geleni de Işid’in açık ve net bir askeri hedef teşkil etmemesi ve sivil halka zarar verilmesini önlenmenin güçlüğü. Ancak Işid sandığım gibi şimdilik elindekiyle yetinirse, “ne yapılacağına” karar vermek için gerekli fırsat penceresi kısa bir süre daha açık kalır. Ancak bu da elbette sınırsız bir bekleyişe dönüşemez.
Rehinelerimizi kurtarmak şu anda bizim birinci önceliğimiz olduğuna göre, Başkan Obama’ya atfedilmekte olan askeri harekat olasılığını, biz bunu sağlayana kadar geciktirmek için çaba gösterdiğimizi de düşünebiliriz.
Sorunun esas çıkış noktası, Şam ve Bağdat’ta ulusal birlik hükümetleri kurulması için ABD ve Rusya’nın uluslararası toplumu en geniş biçimde arkalarına alarak Esad ve Maliki’ye çok ciddi dayatmada bulunmalarıdır. Son bir çare kabilinden, ağırlıklı olarak “soruna bulaşmamış” İslam ülkelerinden sağlanacak iyi donatılmış, iyi organize edilmiş uluslararası bir askeri gücün bölgeye konuşlandırılması seçeneğinin hatırda tutulmasında da yarar olabilir. Böyle bir yaklaşıma meşruiyet sağlayacak olan bir Güvenlik Konseyi kararı olup bunun çıkarılmasında herhangi bir güçlük olmaması gerekir.
Bunların alternatifi, bölge ülkelerinin eninde sonunda “dış güçlere” fatura edecekleri ve nerede başlayıp nerede biteceği belli olmayan yeni bir ayrışma, bölünme ve parçalanma sarmalına girmeleridir. Geçmişte dış güçlere fatura edilmesi haklı sıkıntılar hiç olmamış mıdır? Tereddütsüz olmuştur. Ama şimdi yıl 2014! Eskiden mesele “self-determination” yani kendi mukadderatını tayin hakkı idi. Bu hak artık bölge ülkelerinin elindedir. Önemli olan bunu nasıl kullanılacağıdır. Uzlaşma mı isteniyor, çatışma mı?
Benim kanaatim rehinelerimizi büyük bir sorun yaşamaksızın kurtarabileceğimiz merkezindedir. Bu elbette bizi ferahlatacak. Ama hiç kimse bunu bir zafer olarak takdim etmek gafletine düşmemeli. Kriz masaları, yeni üst düzey kurullar, komisyonlar özünde hiçbir şeyi çözmez. Önemli olan yanlış politikayı gözden geçirmek ve gerekli değişiklikleri yapmak basiretini gösterebilmektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s