İsrail-Filistin Barış Süreci/Kısır Döngüsü

23 Nisan 2014

29 Temmuz 2013 tarihinde Vaşington’da başlamış olan İsrail-Filistin barış görüşmeleri için belirlenmiş olan dokuz aylık süre 29 Nisan 2014’de doluyor. Diplomatik süreçler için kesin zaman dilimlerinin belirlenmesi isabeti tartışılabilir bir yöntem. Buna, uzayıp giden ihtilafların çözümünde neticeye ulaşmak, taraflar üzerinde baskı yaratmak amacıyla başvuruluyor. Orta Doğu barış görüşmelerinde, P5+1 ile İran arasında sürdürülmekte olan müzakerelerde bu yola gidildi. Bu yöntemin kötü yanı, sürecin öngörülen zaman diliminde hedefine ulaşamaması durumunda düş kırıklığının ve çoğu zaman da gerilimin artması.
Orta Doğu’da barış için yeni bir dinamik yaratılmak istendiğinde öteden beri ilk akla gelen ABD’dir. Bunun da nedeni ABD’nin bir süper güç ve İsrail’in gerçek anlamda stratejik müttefiki olması yanında birçok Arap ülkesi ile yakın ilişkiler sürdürmesidir. ABD’nin İsrail’i barışa ikna etmek hususunda özel bir konuma sahip bulunduğunun düşünülmesidir. Geçmişte birçok Amerikan yönetimi, başkan ve dışişleri bakanı, “nihai çözüm”e, yani kapsamlı ve kalıcı bir İsrail-Filistin barışına katkıda bulunmak üzere siyasi risk aldı, çaba gösterdi ancak neticeye ulaşamadı.
Başkan Obama iktidara geldiğinde, ülkesinin İsrail üzerindeki ikna kabiliyetini kullanmak konusunda güçlü bir iradeye sahip olduğu izlenimini vermişti. Görevini devralmasından sonra, yaklaşık iki senedir kesilmiş bulunan İsrail-Filistin temasları “aracılı görüşmeler” yoluyla hareketlendi. Obama, Başbakan Netanyahu’nun yeni yerleşim birimleri inşa faaliyetini on ay için kısmen durdurmasını sağladı. “Nihai statü” için doğrudan görüşmeler ise, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un da çabasıyla, 2 Eylül 2010 tarihinde, Başkan Mübarek ve Ürdün Kralı Abdullah’ın da katıldıkları açılış oturumuyla Vaşington’da başladı. Ancak bir yıl içinde neticeye ulaşması beklenen müzakereler kısa sürede akamete uğradı. Bu birinci dönemde Obama yönetimi Irak, Afganistan sorunlarıyla, ekonomik krizle, iç politikada hala sürüp giden tıkanıklıkla, Arap baharının sarsıntılarıyla da meşgul olmak durumundaydı.
Obama’nın ikinci döneminde, özellikle Dışişleri Bakanı Kerry’nin ön plana çıkan kişisel gayretiyle İsrail-Filistin görüşme sürecinde tekrar bir canlılık yaratıldı. Ancak gelinen noktada, İsraillilerin ve Filistinlilerin yan yana barış ve güvenlik içinde yaşayacakları, Kudüs’ün her ikisinin de başkenti olacağı “iki devletli vizyon”un yaşama geçirilmesinde yeni bir düş kırıklığı yaşanmak üzere.
ABD’nin Orta Doğu’da barışı sağlamaya büyük önem verdiğinde kuşku yok. Zira bu, İslam dünyasındaki radikal akımların yükselişinin durdurulmasına, kültürler çatışmasının önlenmesine büyük katkı yapabilecek, ABD’nin küresel konumunu, özellikle Arap ülkeleriyle ilişkilerini takviye edecek, Orta Doğu’da elini rahatlatacak bir gelişme olacak. Oysa Ukrayna krizi, ABD’nin bir süper güç için bile ağır olan dış politika gündeminin en üst sırasına oturdu. Ukrayna’daki kutuplaşmanın giderilmesi başlı başına bir sorun olmakla kalmıyor, Vaşington-Moskova ilişkilerinde ciddi bir geriye gidiş potansiyelini de içeriyor. Dolayısıyla ABD hem bunları hem de Moskova ile ilişkilerinin alacağı seyrin, örneğin İran nükleer programı ve Suriye iç savaşı gibi sorunlar üzerindeki olası yansımalarını dikkate alarak Ukrayna krizinin yönetilmesine odaklanmak durumunda.
Orta Doğu barış görüşmeleri ise şu aşamada ABD’nin ayırabileceğinden daha fazla zaman gerektirmekte çünkü burada taraflar sadece birbirleriyle değil ABD ile de müzakerede bulunmak, sadece birbirlerini değil gerektiğinde ABD’ni de suçlamak eğilimindeler. Süreç öylesine bıktırıcı bir noktaya gelmiş olmalı ki New York Times gazetesi 14 Nisan 2014 tarihli başyazısında, ABD’nin çözüm arayışına yeterince zaman ayırdığını, artık başka sorunlara eğilmesi gerektiğini, Orta Doğu’da barışı sağlamak görevinin bu ihtilafın taraflarına düştüğünü dile getirdi. Başarısızlığın sorumluluğunu da dolaylı ve dikkatli biçimde olmakla birlikte daha çok İsrail’e yükledi. Daha önce de ABD yetkililerinin de bu anlama gelen açıklamaları olmuş ve İsrail bunlara tepki göstermişti.
Orta Doğu’da nihai çözüm, Filistin Devleti’nin sınırlarının belirlenmesini, güvenlik düzenlemelerini, mülteci sorununu ve Kudüs’ün statüsünü kapsamak durumundadır.
Toprak sorununun çözümünde esas alınacak olan 1967 Arap-İsrail savaşı öncesi sınırlardır. Ancak yeni sınırın toprak değişimi olmadan belirlenmesi olanaksızdır. Önemli olan bunu makul ve hakça bir düzeyde tutabilmektir. İsrail’in yerleşim faaliyetini durdurması hem müzakerelerin önünün açılabilmesi hem de sınır sorununun anlamlı biçimde ele alınabilmesi için gereklidir ve tüm uluslararası camianın beklentisidir. İsrail’e barış süreci bağlamında yöneltilen başlıca eleştiri bu faaliyeti ısrarla sürdürmekte olmasıdır.
Güvenlik düzenlemeleri İsrail’in önceliğidir. Burada, başlangıçta Filistin tarafının iç güvenliğini temine yönelik tertipler öngören ve karşılıklı itimadın artmasıyla ilerleyecek bir süreç öngörülebilir.
Mültecilerin dönüşü konusunda fazla ümitli olmak, İsrail’in on binlerce mülteciyi ülkesine kabul etmesini beklemek gerçekçi değildir. Bulunacak çözüm ancak sembolik sayılar, tazminatlar yoluyla telafi edici önlemler içerebilir.
Tartışmalı bir konu Kudüs’ün statüsüdür. İsrail için Kudüs ülkenin “bölünmez başkenti”dir. Ancak üzerinde uluslararası ittifak bulunan husus, Kudüs’ün, Filistinlilerin beklentilerini karşılayacak bir uzlaşı çerçevesinde Filistin’in de başkenti olmasıdır.
Göründüğü kadarıyla bu konularda bir ilerleme sağlanamadı. Taraflar Kerry’nin oluşturmaya çalıştığı “çerçeve” üzerinde anlayış birliğine varamadılar. Bu çerçevenin tam olarak neleri içerdiği de görüşmelerin gizliliği nedeniyle tam bir açıklık kazanmış değil. Ancak kaçınılmaz şekilde, tarafları tatmin etmeyen bazı unsurlar barındırdığını söylemek mümkün. Görüşmelerin çıkmaza girdiği kanaatinin güçlenmesi üzerine İsrail serbest bırakmayı taahhüt ettiği bir kısım Filistinli mahkumları salıvermeyi geciktirdi. Filistin tarafı da uluslararası alandaki tanınma gayretlerine yardımcı olacak bazı önemli sözleşmelere katılma yolunda adımlar attı. Böylece ortam gerildi. Aslında kimin önce davrandığı, kimin tepki gösterdiği de tartışma konusu.
Bu sıkıntıları aşma çabası sürerken çok daha önemli bir gelişme/sorun ortaya çıktı. Fatah ile Hamas arasında yıllardır devam etmekte olan uzlaşı arayışı netice verdi. İki grup, önümüzdeki haftalarda bir birlik hükümeti kurulması, altı ay içerisinde de seçimlere gidilmesi üzerinde anlaştılar. Hamas İsrail, ABD ve AB için bir terör örgütü. Başbakan Netanyahu ve Dışişleri Bakanı Avigdor Liberman, Mahmud Abbas’ın ya İsrail’le ya da Hamas’la barış yapabileceğini, ikisinin bir arada olamayacağını belirtiyorlar. Dolayısıyla bugün itibariyle İsrail-Filistin barış görüşmelerine “zoraki” bir devam kararı zayıf, yeni bir belirsizlik dönemine girilmesi ise daha güçlü bir ihtimal olarak görünüyor.
Orta Doğu barış süreci 1967 Haziran savaşından bu yana devam ediyor. Bu süreç boyunca birçok plan hazırlandı. Birçok kez masaya oturuldu ancak sadece İsrail-Mısır ve İsrail-Ürdün arasında barış sağlanabildi. İsrail-Filistin kanalında barış arayışının geçmişi daha da gerilere gidiyor.
Bu defa yaşanmakta olan sıkıntı, yakın zamanda okuduğum bir başka olayı hatırlattı. İkinci Dünya Savaşının ayak seslerinin yaklaştığı dönemde, manda rejimi çerçevesinde Filistin’i yönetmekte olan İngiltere, Filistinliler ile Yahudileri aralarında barış sağlamak amacıyla Londra’da görüşmelere davet etmiş. İngiltere Başbakanı Chamberlain 7 Şubat 1939 tarihinde St.James Sarayında başlayan konferans için iki defa açılış yapmak durumunda kalmış çünkü taraflar doğrudan görüşmeyi, bir masada oturmayı reddetmişler. Yani ihtilafın özündeki güçlükler yanında bir de yöntem ve masada kimlerin oturduğu sorunu var.
“Alışmak” iki tarafı keskin bir kılıç. Telafi edilmesi olanaksız acılarla, üzüntülerle birlikte yaşamayı öğrenmek veya bunları geride bırakıp hayata devam etmekse herhalde iyi, ama daha iyiye ulaşmak imkanı varken eldekiyle yetinmek, mükemmeli arayışa ilgi duymamak, değiştirilebilecek bir kaderi kabullenmekse kötü bir şey…
1980 Senesi sonlarında Bağdat’ta Büyükelçilik Müsteşarı olarak göreve başladığımda Irak-İran savaşı ikinci ayındaydı. Savaş sekiz yıl sürdü. Ondan sonra yaşanan kısa barış dönemi Kuveyt’in işgaliyle son buldu. Sonrası malum. 1980’da dünyaya gelen bir Iraklı bugün 35 yaşında ve barış nedir bilmiyor. Filistinliler on yıllardır mutsuz, umutsuz, yoksul bir yaşam sürdürüyor. İsrail büyük sınavlardan geçmiş, büyük başarılar elde etmiş bir ülke ancak daima tedirgin, yarı huzurlu ve hep yeni bir çatışmanın bekleyişinde. Lübnan bir türlü istikrar kazanamıyor. Suriye halkı gerçek bir iç barış için kim bilir daha kaç yıl hatta kaç on yıl bekleyecek?
Orta Doğu bu kısır döngüye alışmış, bunu kader olarak kabullenmiş gibi. Herkesin haklılığını savunması ise, ne kadar ikna edici olursa olsun, sorunlara çözüm getirmiyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s