Filistin-Afganistan-Irak Üçgeni

6 Aralık 2013

Türk diplomasisi, Irak’ın işgalini takiben, bu üç sorunun, öyle görünmeseler dahi, aslında bir bütün oluşturduğunu, bir nevi birleşik kaplara benzetilebileceğini, bunlardan birindeki olumlu/olumsuz gelişmenin diğerlerini de etkileyeceği görüşünü savunmaya başlamıştır.

Diplomasimizin ortaya koyduğu bu görüş, bütün uluslararası sorunların özünde bir algılama meselesi olduğu gerçeğine dayanmakta idi. Bu, evrensel düzeyde ifadesini, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Anayasası’nın dibacesinde bulmaktadır:

“Savaşlar insanların zihinlerinde başladığına göre barışın savunması da insanların zihinlerinde kurulmalıdır… Sadece hükümetlerin siyasi ve ekonomik düzenlemelerine dayalı bir barış, dünya halklarının tümünün ortak, kalıcı ve samimi desteğini sağlayamaz. Sürekli olması isteniyorsa, barışın, insanlığın entelektüel ve moral dayanışması üzerine bina edilmesi gereklidir.”

Filistin-Afganistan-Irak üçgeninde, bölge halklarının ortak, kalıcı ve samimi desteğini sağlayabilecek bir düzen hiçbir zaman olmamıştır. Bölge genelinde ne yaygın bir adaletten, ne fırsat eşitliğinden, ne hakça bir gelir paylaşımından, ne demokrasi ve insan haklarına saygı bahsinde yeterli ilerlemeden, ne de karşılıklı güvenden söz etmek olanağı vardır. Aksine, iç ve dış sorunların birbirini beslediği, gerilimi arttırdığı, çözümleri engellediği bir kısır döngü söz konusudur.

Önemli bir sorun, bölge halkları için büyük anlam ifade eden “adalet duygusu”nun öneminin Batı tarafından yeterince kavranamamasıdır. Ünlü tarihçi Bernard Lewis, Batı’nın etkisine Orta Doğu’nun tepkisini irdelediği kitabında bunu özetle şöyle izah ediyor : “…Batılılar, iyi ve kötü yönetimleri, hürriyet ve zulüm temelinde tanımlayagelmişlerdir… Geleneksel Orta Doğu’da ise iyi yönetimin karşılığı adalet idi…”

Bu tespite, belki şöyle bir eklemede bulunulabilir: Orta Doğu halkları, içlerinde güçlü bir biçimde yaşattıkları adalet duygusunu zamanla dış sorunları değerlendirmede de temel ölçü haline getirmişlerdir. Yönetimler de, kendilerine özgü gerekçelerle bunu teşvik etmiştir. Demokrasi açığını bu sorunların arkasına saklamıştır.

Batı ise, kendisine yönelik beklentilere yanıt vermekte başarısız olmuştur. Irak’ın işgali, durumu düzeltilmesi çok daha zor bir düzeye taşımıştır. İçerdeki tatminsizliklerin Batı’nın kendilerine adil davranmadığı hissi ile birleşmesi, neticede bölge halklarında aşılması güç bir psikolojik duvar yaratmıştır. Batı’da İslami değerleri rencide eden anlamsız davranışlar, daha sonra sarf edilen gönülsüz telafi çabalarına rağmen bu duvarı yükseltmiştir. Nitekim Batı’nın demokrasi ve insan hakları söylemi dahi bölgede geniş kesimler tarafından kuşku ile karşılanmakta, art niyet taşıdığı, bölgeye müdahalenin bir aracı olduğu şeklinde algılanabilmektedir

Batıda mevcut algılama da maalesef olumlu yönde seyretmemektedir. 11 Eylül saldırıları ve onu izleyen Avrupa ülkelerine yönelik terör eylemleri, Taliban-El Kaide ikilisinin radikalizm-terör çizgisinde birleşmiş olmaları, bu eylemlere ABD ve Avrupa ülkelerinde yerleşik bölge kökenli kişilerin karışmış bulunmaları, Batı’da sadece bu yeni tehdide dönük savunma refleksini güçlendirmekle kalmamış içerideki Müslüman nüfusa karşı da giderek artan bir güvensizlik yaratmıştır. Suriye iç savaşındaki şiddet görüntüleri ve Arap baharının da etkisiyle ağırlaşan  Batı’ya  göç sorunu mevcut  uçurumu derileştirmektedir.

Bu kısır döngüden nasıl çıkılacağı sorusunun yanıtına gelince, burada esas itibariyle iki yaklaşımdan söz edilmektedir.

Bunlardan birincisi, bölgesel sorunların çözümünün ve demokrasiye yönelimin arka planı da değiştireceğidir.

İkincisi ise, kültürler/medeniyetler arası diyalog yoluyla karşılıklı anlayış ve güvenin arttırılması ve sorunların çözümü için zemin yaratılmasına yardımcı olunmasıdır. Bunlar aslında birbirini tamamlayacak yaklaşımlardır. Daha doğrusu, ikincisi birincisinin tamamlayıcısıdır. “Diyalog yapalım, gerisi kendiliğinden gelir” diyen kimse yoktur.

Kültürler çatışmasını önlemenin üçüncü bir yolu da, kültürel birlikteliğin kandırmacadan öteye ciddi örneklerini yaratmaktır. Bu, şunun için önemlidir: Orta Doğu, Afganistan, Irak ve şimdi Suriye sorunlarını gündemden çıkarmak belki de on yıllar alacaktır. Bunun için insan hayatları, ekonomik kaynaklar, trilyonlarca dolar bugüne kadar olduğu üzere su gibi harcanacaktır. Oralara asker gönderen ülkelerdeki kamuoyu, hem can kaybı hem kaynakların başka işlere tahsisi için sesini giderek yükseltecektir. Bir başka deyişle, maddi manevi büyük bedeller ödenmeye devam edilecek ve durumda, bir mucize olmazsa, kökten bir değişiklik sağlanamayacaktır. En iyimser yaklaşımla, tedrici bir değişimden söz edilebilecektir. Kültürlerarası diyalog projeleri ise, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, dünyayı bir başka noktaya taşıma kapasitesine sahip değildir. Ama kültürel birlikteliğin somut bir örneğini yaratmak, hem düşük maliyetli hem de derin etkisi olabilecek bir yöntemdir. Bu örnek ne olabilir sorusunun da tek bir yanıtı vardır: Türkiye’nin AB tam üyeliği. Ne yazık ki bu, ne bizim ne de Avrupalıların hala farkına varamadığı büyük bir tarihi fırsattır ve karşılıklı bir vurdumduymazlık içerisinde sorumsuzca harcanmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s